İstiklal Marşı’nın Edası

Namık Açıkgöz

Bundan 99 yıl önce 12 Mart 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarihi bir an yaşıyordu.

Düşmanlar Polatlı’ya kadar gelmiş, millî irade her cephede adım adım saldırganları durduruyor… Top ve kurşun seslerine barut kokusu ve “Allah Allah!…” karışıyor… Soğuk bir 12 Mart günü, meclis pür dikkat bir şiiri dinliyor. Kürsüde Hamdullah Suphi… Mehmet Akif’in “İstiklal Marşı”nı okuyor.

Bütün salon ayakta… Bir daha okuyor… Bir daha okuyor…

Salon baştan aşağı memlekete kesilmiş, cephe cephe istiklal soluyor…

Hamdullah Suphi “Korkma!…” diyerek şiire başladığında “Lâ tahzen!… (Korkma, üzülme!…)” emr-i mutlakı salonda çın çın ötüyor ve tüyler diken diken…

Hatip “sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” dediğinde bütün gözlerde ufukları saran kırmızı dalgalar belirdi ve her bir meb’us “Bu şafaklarda yüzen al sancak asla sönmeyecek!…” diyerek dinlemeye başladı…

Büyük bir kısmı son Osmanlı Meclis-i Meb’ûsanından gelmiş olan her bir meb’us, hem kendileri için ve her evlad-ı vatan için aynı şeyi düşünerek ikinci mısraı dinliyordu: “Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak…

Evet…

Bu vatan toprağının üstündeki son ocak tüterken bile istiklal davasından asla vazgeçilemeyeceğine iman etmişlerdi; bu mısraı bu hisle dinliyorlardı.

Milletin o yıldızı ufuklarda ve şehitler tepesinde parladıkça, bu toprakla istiklâli damar uçlarına kadar yaşayacaktı… Bu mısraları bu his ve heyecanla dinlediler…

Sonra al bayraktan “çehresini çatmamasını; vatan evlatlarına güvenmesini istediler… Tarih yazan bu millete son bir defa da olsa gülmesi için yalvardılar bayrağa ve Allah’a…

Sonra tarih dile geldi… Ezelden beri hür yaşamış bu milletin, istiklal için atılacağı yeni destan sahnelerine hazır olduklarını haykırdılar Akif ile birlikte.  Karşısındaki istilacılar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, “medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar”  olduklarından karşımızda boyun eğecekler ve tarih indinde mahkum olacaklardı.

Sonra, “uğratma, sakın, siper et, dursun, geçme, tanı, düşün, incitme, verme” keskin ifadeleriyle, tarihe diz çöktürülmüştür.

Sonra dualar gelir:  “Bütün varımı alsın, etmesin, değmesin, inlemeli, olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal” dedikten sonra istiklal kazanılmıştır. Akif bu millet için en güçlü dua cümlesini söyler: “Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal!…” Ebediyete kadar sürecek bu duanın ardından millet ve temsilcisi bayrak ile biter şiir:

Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet

Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal!

İşte o günden beri, her okunuşunda tüyleri diken diken eden bu şiirin merkezinde 14 tane emir 6 tane dua fiili vardır. Akif, şiirin bütün duygu ve heyecanını bu fiillere yükleyerek bir edebiyat harikası oluşturmuştur.

Yarışmaya katılan diğer şiirlere bakın… Hiç birisi de Akif’in şiirinin edasında değildir. Edebî teknikten uzak bir marazî duygusallık ve altı doldurulmamış bir hamaset… Bazılarında ise bu milletin onuruna yakışmayacak birkaç kelime…

Başka milletlerin milli marşlarına da bakın… Mesela Fransızlarınkine… Tamamen vahşet sahnelerinden ibarettir. Bazıları da “yemyeşil ormanlarımız, mas mavi göklerimiz, şırıl şırıl akan derelerimiz, sincaplarımız…” havasındadır.

Mehmet Akif’in İstiklal Marşı şiiri, edebî kurgu, his ve heyecan bakımından olduğu kadar eda, hava ve tavır olarak da bir milletin istiklal aşkını en güzel anlatan şiirdir.  Bu sene yazılışının 99. yılı… Seneye 100. yılı!… Haydi!… Hep beraber 100. yılı şanına layık bir şekilde karşılayalım.