“Kendine Dönüş” Günlükleri

İsmail ZORBA

“Her şey ne kadar güzel akıp gidiyordu, kendime göre planlarımı yapmış bahara ve yaza hazırlanıyordum. Haftaya imtihanlar başlayacaktı, bizim dersin yazılısı ilk haftaya alınmıştı. İmtihan kağıtlarını hemen okuyacak, sonuçlarını öğrencilerimle paylaşacak ve bu dönemin işlerini yarı yarıya hafifletmiş olacaktım. Nereden bilebilirdim daha büyük bir imtihandan geçeceğimi?”

 

Çin’in Vuhan eyaletinde yaşanan salgını ve halkın yaşadıklarını ibretle izliyorduk televizyonlarda. Salgın dünyanın en kalabalık ülkesini kuşatıyordu. Hayvandan insana geçen bir virüs tüm Çin’i tehdit ediyordu. İnsanlar evlerine kapatılmış, sokağa çıkanlar maskelerle dolaşıyordu. Ve her gün hastalığa yakalananların ve bu hastalıktan ölenlerin sayısı giderek artıyordu.

Sanki bir film seyreder gibi haberleri takip etmeye başlamıştık. Yaşananların dramı içimizi daraltıyor, orada yaşayan insanlar adına üzülüyordum. Evet, sadece üzülüyordum. Bizim hayatımız kendi rutininde devam ediyordu. Kendi aramızda virüsün yaydığı etki üzerinde konuşuyorduk, o kadar. Hatta bir ara bir konuşmada; acaba aynı salgın ülkemizde yaşansa neler olurdu, diye senaryolar ürettiğimiz de olmuştu.

2020’ye girerken yaşananlar da epey bir psikolojimiz etkilemişti. Yangınlar, depremler, seller, hortumlar ve bunun üzerine her gün duyduğumuz ve giderek artan gasp, cinayet, taciz vs. haberleri. Dünya nereye gidiyordu? Bunlar her yaşadığımız çıkmazda seslendirdiğimiz bir kıyametin habercisi miydi?

Ama beşer nisyanla malüldür; yani çabuk unutur. Unutuveriyorduk. Yaşamın akışına bırakıyorduk her şeyi. Hayatımıza günlük şikayetlerimizle, telaşlarımızla, sıkıntılarımızla, mutluluklarımızla devam ediyorduk.

Kendi adıma da her şey ne kadar güzel akıp gidiyordu, planlarımı yapmış bahara ve yaza hazırlanıyordum. Haftaya imtihanlar başlayacaktı, bizim dersin yazılısı ilk haftaya alınmıştı. İmtihan kağıtlarını hemen okuyacak, sonuçlarını öğrencilerimle paylaşacak ve bu dönemin işlerini yarı yarıya hafifletmiş olacaktım. Ve dahası içim içime sığmıyordu. Çünkü 27 Mart Kütüphanecilik Haftası münasebetiyle İl Halk Kütüphanesi Müdürümüz Pınar Hanım’la hazırladığımız dolu dolu bir hafta etkinliği bizi bekliyordu. Haftanın beş gününe de dolu dolu bir program planlamıştık. Yazarlarımızı Muğla’da ağırlayacak ve onları öğrencilerimizle buluşturacaktık.

11 Mart 2020 tarihi, hayatın tüm akış hızını kesti. Burada tüm gelecek zamanlı söylemlerimize “dur” denildiği zamandı. Bu tarih Çin’de başlayıp Avrupa’ya ve oradan tüm dünyaya yayılan salgının ülkemizde ilk tespit edilen vakasının da habercisiydi. Evet, birden her şey durdu. Haberlerde Sağlık Bakanın ve bakanlığın kurduğu bilim kurulunun haberlerini takip etmeye başladık. Hayatımıza hijyen, korunma, maske, dengeli beslenme ve izolasyon sözcükleri egemenliğini kurdu. Gözümüz ve kulağımız salgının getirdiği vaka haberlerini hayatın merkezine almıştı.

Ama hayat devam ediyordu. Sanki hala virüs bize çok uzaktı. Evimiz, sosyal hayatımız ve işimiz aynı düzende devam ediyordu. Bir öğretmen olarak gençlere salgın için alınacak önlemlere sağduyulu davranmak gerektiğinden bahsediyordum. Sonra Sağlık Bakanı salgının ilk kurbanını verdiğini duyurdu. İşte orada belki film koptu. Salgınla mücadele için milletçe çok büyük bir imtihandan geçecektik.

Oysa gelecek hafta öğrencilerimi bir imtihandan geçirmeyi planlıyorken; nereden bilebilirdim daha büyük bir imtihandan hep birlikte geçeceğimizi? Evet, burada geçmiş ve gelecek zamana dur deme vakti de gelmişti. Artık sadece bugünü yaşarken hayatı daha ciddiye alma, kendimizi kontrol altında tutma zamanı gelmişti. Bir yanda “ben” bir yanda “biz” sağlığımız adına yapacaklarımızın ciddiyetini de ortaya koyuyordu. Evet, bütün zamanlar mesafeli ve ciddiye alınacak zor zamanlardı.

Önce okullar tatile girdi, sonra sosyal anlamda her birey kendi izolasyonunu yaşayacağı bir süreci yaşamaya başladı. Dünyanın her bir yerinde salgının dehşet verici haberleri bir yanda, ülkemizde yaşananlar bir yanda bu süreci kendi içimizde yaşamak ve iradi olarak güçlenerek çıkmak en büyük savaşımız olacaktı.

Ve günlük gözlemlerim beni günlük yazmaya itti. Adını “Kendine Dönüş Günlükleri” koymaya karar verdim. Yaşadıklarımı hem “ben”in hem de “biz”in gözünden kaleme alacaktım. Çünkü sadece bir filmde ya da bir kitapta tanıklık ettiğimiz senaryonun bizzat içerisindeydik. Tarihte yaşanan salgınlar, felaketler ve dünya savaşları bizden o kadar uzakken bir anda tarih bizi kendi içimizde yaşayacağımız ve tarihe bizzat tanıklık edeceğimiz bir senaryonun içerisine almıştı. Evet, tarihe tanıklık ederken; bizzat tarih de yazıyorduk.

Günlüğüm ilk sayfaları alışveriş için gittiğim şehrin sokaklarındaki gözlemlerimden ibaretti. Yolda karşılaştığım insanların çoğunun gözünde gördüğüm korku ve panik duygusunu unutamam. Empati sempatiye dönüştü. İnsanlarla aynı duyguları paylaşıyor, aynı düşünce havuzunda buluşuyorduk. Hep ötelediğimiz ölüm korkusu başucumuzdaydı. Ve can diyordu ki her şeyin başı sağlık. Yaşadıklarımız bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçiyor ve sağlığın her şeyin başında olduğunu bize hatırlatıyordu. Oysa günlük hayatta bizim için alalade bir yerde olan sağlığımız ne kadar önemliydi.

İnsanların gözlerinde gördüğüm o panik ve korku ifadesi aslında bir uyanışında habercisiydi bir bakıma. Sokakları dolduran o kalabalıklarda avucumuzun arasında yitip giden hayatın ne kadar önemli olduğunu fark ettirecekti bizlere. Evet zor zamanlardan geçiyoruz, belki daha zor zamanlar da bizi bekliyor olabilir. Ama kayboluşumuz, yitişimiz, yalnızlığımız bir mana bulacak. Zor zamanlardan daha güçlenerek çıkacağız. Çünkü yaşayacağımız korku ve panik bize bu savaşı baştan kaybettirecek iki büyük zafiyetimiz olacak. Her ne yaşarsak yaşayalım korku ve paniğin esiri olmadan bu salgınla sonuna kadar savaşmak ve yaşamak, yaşatmak adına göstereceğimiz kararlılık bize doğru yolu gösterecektir.

Ve bu zaman zarfında günlüğüme eklediğim notları ve hikayeleri paylaşacağım sizlerle. Ve bu günlükler sadece “ben”in değil “biz”in de hikayeleri olacak. Evin içinde kendi muhasebemizi yaparken yaşananları dört duvar arasına sığdıracak ve kaçamak yaptığımız iletişim dünyası bize dostları, sevdiklerimizi de taşıyacak. Yakınımızdayken farkına varamadığımız güzelliklere uzaktan bakarak anlam vermeye başlayacağız. Mesela yaşlılarımızın ve çocuklarımızın hayatımıza kattığı anlam ve değeri ekleyeceğiz hikayelerimize. Sokakta, otobüste ve yakınımızda olan yaşlılarımızın farkına onları kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımızda vardık. Onları bu süreçte sandığın içine kaldırdığımız kıymetli eşyalar gibi evlerine sakladık. Onlara göstermediğimiz ihtimamı göstermeye başladık. Zorluklar, imkansızlıklar, acılar karanlığa değil umuda dair aydınlıklara taşıyacak bizi.

Bir yanda vahşet, bir yanda korku, bir yanda insanlar için hayatını insanlığa feda etmeye hazır sağlıkçılarımızın kahramanlıkları, bir yanda geleceğe umut taşıyan insan hikayeleri. Kuşatıldık ama zorluğu kuşanıp güçleneceğiz. Evde kalacağız, evde kalarak hep hayat bulacağız hem de hayat vereceğiz.