“Kendine Dönüş” Günlükleri-3

İsmail ZORBA

Ve film kopuyor. Her yerde herhangi bir sebeble bu tür insanlarla karşılaşmak mümkün maalesef. Hep kendini düşünen, benliğinin adasında yaşayıp hiçbir zaman “ben”den “biz”e geçişleri yaşayamayan insanlar. Bir kere benlikle kalpleri o kadar mühürlenmiş ki zararları sadece kendilerine değil tüm insanlığa. Ve bu insanların yarattığı dünyada biz bu salgınla bunun ceremesini ödüyoruz. Bunu bizler yarattık.”

 

Bir filmi seyre daldım ama seyre daldığım filmin içinde ben varım. Filmin zamanı masallar gibi. Zaman mefhumu kaybolmuş durumda. Sadece mekan sabit. Pergel gibi bağlanmışım bir noktaya, o noktanın etrafında dönüp duruyorum. Her yerde “ben” var, “ben” aşağı “ben” yukarı. Ben ki yaşamımda “ben”li cümlelere tahammül edemem. “Ben” odaklı hikayeleri, romanları okumam, “ben” odaklı filmleri izlemeyi tercih bile etmem. “Ben” gözümde yalnızlıktır, nefistir, aldatıcıdır. Gerçek benliğimden “ben”i uzaklaştırandır.

Bu kadar “ben” arasında kalmışken; Yunus kulağıma fısıldıyor: “Beni bende demen bende değilem / Bir ben vardır bende bende içerü” Benim derdim bana bile yetmiyor demek. Koca Yunus dediyse bu “ben”de bir şey var, “ben”e mahkum olduk demek, o zaman seyreleyelim “ben”in neler yaptığını.

Mekanımdan zaruri bir ihtiyaç hasıl olmadıkça çıkmıyorum. Çıktığım zamanlar ki dışarı çıkma bahanesi yerine gelmiş oluyor. Ellerimi güzelce sabunluyorum. Zeytinyağlı kalıp sabunla, köpürte köpürte. Sonra bir güzel duruluyorum. Ağzımı sirkeli suyumla çalkalıyorum. Hazırda bekleyen kıyafetlerimi giyiyorum. Ki eve gelince tüm kıyafetlerim yıkanacak. Eldivenlerimi geçiriyorum, maskemi takıyorum. Dışarı çıkarken bana eşlik edecek anahtar, para v.b eşylarımla dışarı çıkıyorum. Hemen dışarı çıkamıyorum. Her seferinde telaştan bir şeyler unuttum mu heyecanını yaşıyorum. Ve muhakkak bir şeyler unutuyorum. Ha kapşonumla başımı örtüyorum. Yüzüm ve ellerim koruma altında.

Sanki bir filmin içerisinde “ben”i takip ediyorum. İnsan gördüğüm yerde irkiliyorum. Mesafemi ayarlıyorum. Dışarı çıkmama vesile olan sebebleri sonuca bağlarken hep bir telaş içerisindeyim. İnsanların yüzlerine bakıyorum. Bazıları benim gibi telaşlı ve aceleci , bazılarının gözleri sabit bir noktaya takılmış durumda ne hissettiğimi çözemiyorum; bazıları da hiçbir şey olmamışçasına rahat.

Fırının önünde kuyruktayız. Sıradaki insanlar arasında nizami bir mesafe hakim. Her şey güzel giderken bir sallama paket durumunda bir kardeşim arabasından iniyor, gayet rahat sıranın başındaki ablayı yakın markajda tutup onun önünde iki simit kapıyor. Fırının penceresine başını iyice sokup siparişlerini sıralamaya başlıyor. Simitlerin yanı sıra verdiği siparişleri alıp hiçbir şey olmamışçasına uzaklaşıyor. Tabi bu sıradaki başroldeki “ben” hemen senaryoyu yazmaya başlıyor.

Ya o sallama çay pozisyonundaki kardeşim virüs taşıyıcıysa, ve bizi de o sırada demlediyse. O virüsü kapmışsak ????. Sorular soruları uzatırken, ekmek almaktan vazgeçip sığınağıma dönmek istiyorum. Ve film kopuyor. Her yerde herhangi bir sebeble bu tür insanlarla karşılaşmak mümkün maalesef. Hep kendini düşünen, benliğinin adasında yaşayıp hiçbir zaman “ben”den “biz”e geçişleri yaşayamayan insanlar. Bir kere benlikle kalpleri o kadar mühürlenmiş ki zararları sadece kendilerine değil tüm insanlığa. Ve bu insanların yarattığı dünyada biz bu salgınla bunun ceremesini ödüyoruz. Bunu bizler yarattık.

Benim filmim demek ki sosyal içerikliymiş. Film koptuğu yerden devam ediyor.“Ben” içindeki insanı hatırlayınca kendine geldi demek ki. Ve benim evden çıkışlarımdaki onca telaşım ve tereddütüm öncelikle tabiki kendimi koruma içgüdüsünden kaynaklansa da yapacağım bir hatayla hayatı paylaştığım diğer insanlara mal olacak sıkıntılar yaratmamam.

Eve dönüş yolumda kapıdan içeriye adım atacağım andan ellerimi yıkamam, eşiğin önünde bıraktığım poşetleri işlem odasına bırakmam, geriye dönüp üzerimdeki eşyaları silkelemeden çamaşır makinesine yerleştirmem ve iyice yıkanıp odama geçmem gerek. Kendimi odamda en az bir saat izole etmem gerek. Çünkü her şeyden önce korumam gereken yaşlı bir validem var. Onunla evde bile mesafeyi koruma gayretim hep ön planda. Bu arada sıralamada unuttum. Maske ve eldiven korunaklı bir şekilde çöp poşetinde yerlerini aldılar.

Gündelik rutinimizde salgın bizleri epey kontrollü hale getirdi. Bir iç disiplinini hayatımıza geçirdi. Temizliği es geçtiğimiz anlar oluyordu, yapacaklarımızı erteliyorduk. Yemek düzenimiz yoktu. Şimdi yemeden, içmeden, spordan uykuya kadar bir düzeni hayatımıza sokmuş olduk. “Ben”im hayatımda şu an için böyle, sizinkini bilemem. Ve televizyon özne olmaktan çıktı. Nesne olarak sadece bilgilendirme aracı durumunda. Ve normal hayatımızda ara sıra yaptığımız sohbetlere geri döndük.

Daha önce en büyük şikayetimiz neydi? Hayatın koş koşunda kendimize ayıracak zamanı bulamamanın sıkıntısı. Ailedeki her birey kendi yaşamının ekseninde kaybolup gitmişti. Aile bireyleri yüzlerini yemek zamanları görebiliyorsa görüyordu. Televizyon, tablet, telefon kendilerine ait dünyalara dönmelerini sağlıyordu.

Algler likenler gibi telefonla ortak yaşam modülleri yaratmıştık. Eve yani sığınağımıza girdiğimizden beri baş başa kaldık. Artık cep telefonları, tabletler ve de televizyonlar dört duvarda yanlılığımızı unutturmuyor. İnsan sesine, insan bakışına ihtiyaç duyuyoruz. İnsan arıyoruz, insan sıcaklığına hasretiz. Evdekiler artık birbirleriyle baş başalar. Bu fırsatta hem kendilerine dönüşü gerçekleştirecekler hem de belki de hiç tanımadıkları aile fertlerinin hiç bilmedikleri yönlerini keşfedecekler.

Tabi sıkıntılar ve kaos yaşanacak. Bu sürecin ağır faturasını hep beraber ödeyeceğiz. Ama dirençli olmamız, güçlü olmamız, mücadelenin her türlüsüne bizi hazır kılacak bir şuura sahip olmamız gerek. İşte bu yüzden evde beklemede olduğumuz zamanları değerli kılmamız gerek. Kendimize dönüş günlüklerimizi içtenlikle tutalım. An’a sahip çıkalım. Evinde içerisinde geçirdiğimiz zaman diliminde içimizdeki insanın hikayesine bakalım. Nereden nereye? Fikredelim, zikredelim.

Ve benim bu yolculuktaki emsalsiz dostlarım. Aldığım  her nefesi kıymetli kılan kitaplarım. Sizin sayfalarınız arasında yaşadığım ana güzellikler katıyorsunuz. Sıkışıp kaldığım dört duvar arasında binlerce pencere açıyorsunuz bana. “Ben”im temaşa içerisinde. İlk okumalar, yeni keşifler. Bunların yanı sıra yeniden keşifler. İkinci kez; belki de abartmayayım ama defalarca okuduğum kitapları yeniden okuma anında yaşadığım farkındalıklar. Okudukça tat veren, muhteşem kitaplar. İç derinliğimde bana  o anki okumada göremediğim ayrıntıları fark ettiriyorlar. Ve her okuyuşumda “ben” ve insan gözümde daha bir kıymet buluyor. Onun için yaşamak bu kadar güzelken güçlü olma zamanı. İnsanla tat bulma, insanla tamamlanma zamanı. Umarım hayatımızdan yitip gidecek insan sayısı bu salgında en azıyla tamamlanır.

Ve günlüğüme not düştüğüm kitaplar.. Kaan Murat Yanık’tan “Dünyasızlar”, Hemingway’den “Güneş de Doğar”, Hakan Güngör’den “Biz Güzel Bir Aileyiz”.. Ve yeniden okuduklarım Zweig’dan “Sahaf Mendel”, Saramago’dan “Körlük” ve Ümit Meriç’ten “İçimdeki Cennete Yolculuk.”

Bu kitapların her biri çok kıymetli ama “İçimdeki Cennete Yolculuk” şu anki kendime dönüş zamanlarımda manaya dair farklı bakışlar yakalayabilmeme vesile oldu. Kıymetli hocamız Ümit Meriç cümleleri içe yönelişime gönül güzelliğiyle rehberlik yapıyor. Kitabı elime aldığım zamanlar, benim için huzurla buluşma vakitleri bir bakıma. Sırada hocamızın “Dualar ve Aminler” kitabı var.  Günlüğümdeki son sözler de kitaptaki bu cümlelerden biri olsun o zaman.

“Umarım ki dünyanın salası verilmeden, bütün beşeriyet olarak, yaşamakta olmanın bize getirdiği büyük şansı kullanır ve içimizdeki cennetin taç kapısına, açılması duasıyla hep birlikte baş koyarız.”

Ümit Meriç