DÜŞÜNCENİ SAVUNACAK CESARETİN VAR MI?

İdris KOÇ

Her kamu kurumunda en az üç-beş tane kurul ve komisyon bulunuyor. Çünkü yasalar ve iç mevzuat, birtakım önemli kararların kurul ve komisyonların değerlendirmesiyle alınmasını ister. Gel gör ki, uygulamada kararlar hiç de böyle alınmaz. Kurul ve komisyonlar adet yerini bulsun diye toplanır, kararlar da rutin olduğu üzere ve kurumdaki hakim anlayış doğrultusunda oy birliği ile alınır. Birçok üye de kararların ne olduğuna bakmadan sadece tutanağı imzalar.

“12 Kızgın Adam”, Sidney Lumet’in yönettiği 1957 Amerikan yapımı, siyah-beyaz bir drama filmi. Babasını bıçaklayarak öldürdüğü iddia edilen ve elektrikli sandalyede idam edilmek üzere olan bir gencin yargılaması yapılmış ve jürinin son kararı beklenmektedir. Karar oy birliği ile alınmak zorundadır.

Jüri, farklı mesleklerden ve birbirini tanımayan 12 kişiden oluşmaktadır. Yargılama bitince toplantı odasına geçilir. Herkes her şeyin açık, bütün delillerin de sağlam olduğunu düşünmekte ve bir an önce oylamayı yapıp gitmek istemektedir. Bir üye hariç…

Oylama yapılır: Sonuç 11-1 çıkar. Jüride  ön yargılı ve birbirinin kararından etkilenen 11 adam vardır. Yalnızca; çocuğun suçlu olmayabileceğini, dolayısıyla da konuşulmadan onu idama göndermenin doğru olmadığını düşünen 8 numaralı üye “suçsuz” oyu kullanır. Bütün üyelerin tepkisine cevabı da şu olur: “Fikrinizi değiştirmeye çalışmıyorum. Birinin hayatından bahsediyoruz. Beş dakikada karar veremeyiz.”

Sanık gecekonduda yaşayan ve hayatı boyunca eziyet gören vahşi ve öfkeli bir çocuktur. Çünkü hayatının her günü şiddet görmüştür. “Suçsuz” diye el kaldıran üye, bu kararın konuşulmadan/tartışılmadan verilemeyeceğine inandığı için oyunu bu yönde kullanmıştır. Ayrıca avukat sanığı yeterli şekilde savunmamış ve bütün dava yanılma ihtimali çok olan iki tanığın ifadeleri üzerine kurulmuştur.

Karar toplantısının başında birçok üye durumun ciddiyetinden uzaktır. Akşamki maça yetişme telaşında olanlar vardır. Ancak bazı üyeler konuyu ciddiye alıp soru sormaya ve olayı sorgulamaya başlar. 11 üyenin “İmkansız…” dediği konularda muhalif üye “Neden olmasın?” dedikçe tartışma alevlenir. Deliller tek tek konuşuldukça ortam gerilir. Sanığı suçlu bulan üyeler “suçsuz” diyen üyeyi kendisini iyi hissetmek adına böyle davranmakla suçlarlar.

Tartışmalar ilerledikçe oylamalar da devam eder. İkinci oylama 10-2, üçüncü oylama 8-4, dördüncü oylama 6-6 sonucu çıkar. “Suçlu” diyen grup giderek hırçınlaşmakta, sesini yükseltmekte ve muhataplarını itham edici sataşmalar yaşanmaktadır. Konuşmalar ilerledikçe oyunu değiştiren üyeler; “Aklın başına mı geldi?” şeklinde taciz edilmektedir.

Saatler ilerler, yağmur başlar. Oylama uzamasın, cebindeki beyzbol bileti yanmasın diye oyunu “suçsuz” yönünde değiştiren üye ciddi bir tepkiyle karşılaşır: “Düşünceni savunacak cesaretin var mı?

Başlarda bu 12 jüri üyesinin kim oldukları ve meslekleri hakkında hiçbir bilgi yokken, tartışmalar ilerledikçe kimlikleri ve psikolojileri ortaya çıkmaya başlar. Beşinci oylamada 3-9 şeklinde bir sonuç çıkar. “Suçsuz” diyenlerin sayısı artmaktadır. Son deliller de detaylıca tartışılır. Üyeler mantıksal şüphelerden yola çıkarak tek tek gerçeklere ulaşmış, çelişkileri ortaya çıkarmıştır. “Suçsuz” oyu kullanan üyeler, çocuğun suçlu olduğuna emin olamadıklarını izah ederken; “suçlu” oyu kullanan üyeler suçluluğu hakkında nasıl emin olduklarını yeterince açıklayamamıştır. Son üye de kızgın bir konuşma yaparak pes eder.

12 jüri üyesinin tarafsız bir karar verme aşamasında önce diğer jüri üyeleriyle, sonra da kendileriyle verdikleri psikolojik savaşı ve 8 numaralı üyenin diğerlerine karşı verdiği mücadeleyi anlatan “12 Kızgın Adam”; 90 dakikası tek bir odada geçen, yalnızca diyalogdan ibaret olan, ancak izleyiciyi hiç de sıkmayan bir film. Hatta öyle ki, izlerken 13. jüri üyesi olarak odanın içinde olduğumuz hissine kapıldığınız ve öfkelendiğiniz anlar oluyor.

Yargıç toplantı odasına gönderirken jüriye şu tavsiyede bulunmuştur: “Eğer aklınızın bir köşesinde mantıklı bir şüphe varsa, en ufak bir şüphe, o zaman sanığın suçsuz olduğuna dair karar vermelisiniz. Ama, eğer hiçbir şüphe duymuyorsanız ve bilinçli olarak karar verdiğinize eminseniz sanığı suçlu bulun.” Bu uyarıyı unutmayan 8 numaralı jüri üyesi; önce jüri üyelerinin vicdanlarına, sonra da akıllı çözümlemeler yaparak ve makul gerekçeler ileri sürerek akıllarına seslenmiştir. Yargıcın uyarısındaki makul ve mantıklı şüphe yavaş yavaş işlenmiş, savunma avukatının yapamadığı sorgulama ile çocuğun suçsuz olduğu ortaya konmuştur.

8 numaralı jüri üyesinin, çocuğun “suçlu” olduğu fikrinde son ana kadar direnen ve en sonunda kendisine karşı verdiği psikolojik savaşı kaybederek ağlamaya başlayan üyenin ceketini tutması ve toplantının başında olaya sağlıklı bir şekilde yaklaşarak bu sonucun çıkmasına öncülük eden iki jüri üyesinin adliyeden çıkıştaki tanışması anlamlı sahneler… Ancak burada filmin başına dönerek, çocuğun beyaz gömleği ve yüzüne vuran ışıkla daha çok ortaya çıkan kocaman nemli gözleriyle jüri üyelerine arkadan bakışını yeniden izlemek lazım diye düşünüyorum.

İzleyelim ki; birinin hayatını etkileyecek bir kararın eşiğinde olanlar önce vicdan, sonra da akıl süzgecinden geçirilmiş kararlar alabilsinler. Düşüncelerini savunma ya da değiştirme cesareti gösterebilsinler.

Burada bize istikamet verecek olan can alıcı soru şu: “Peki yargılanan sen olsaydın…”

Ya verilen bu kararla hayatı ciddi şeklide etkilenecek olan biz olsaydık…

15.04.2020