“Kendine Dönüş” Günlükleri-4

İsmail ZORBA

 Günler günlere eklenirken hayat seyrimiz gündelik rutinlerin dışına çıkmaya başladı. Çünkü zaman mevhumu artık bir yerde gündelik yaşamın dışına çıkardı bizleri. Evin içinde bir yaşamı zorunlu hale getirirken hayata bakışımızda da yavaş yavaş değişimler başladı. Önceliklerimiz değişirken kendimize, sevdiklerimize daha çok vakit ayırmaya ve de en önemlisi tefekkür etmeye başladık.

Evet, hayat bize bir uyarıda bulundu belki. Üzerinde düşünmemiz belki de kendi adımıza hesaplaşmamız gereken şeyler olduğunu hatırlattı. Artık zaman geçiyor ve zaman geçtikçe evin içinde aynı düzende hayatın devam edemeyeceğinizi anlıyorsunuz.

Günler, haftalar, aylar, yıllar geçerken koşuyorduk, koşturuyorduk zamana karşı. Sağlık Bakanlığının uyarılarıyla iki haftalık bekleme sürecimiz aylara ulaştı. Ve evde daha ne kadar zaman geçireceğimizi bilemiyoruz. Ve zaman bir yerlere takıldı kaldı. Evin içinde yaşamda ise emeklemeyi öğreneceğiz önce, sonra ayağa kalkıp yürümeyi. Zaman içerisinde koşmak ise tamamen bize kalmış.

Oysa şimdi uzakta kalan rutin günlerimize baktığımızda her şey aynı çizgide gidiyordu. Sabah erkenden kalk işe git, öğle arası, akşam çıkışı eve dönüş yeme içme, sohbet, uyku ve arada araya sıkıştırılmış ekstralar… Sanki komutlanmış gibi hiç nefes almadan aynı sektede devam eden hayat. Ve o kadar seri geçiyordu ki zaman, zamanın elinden tutabilme imkanımız hiç olmuyordu.

Oysa şimdi, zorunluluklar harici dışarı çıkışlarımızı saymazsak evde geçirdiğimiz altı haftalık zaman diliminde bütün saatler aynı seyrinde akıp gitse de zamanı dondurmuş gibiyiz. Hep aynı, hep aynı, hep aynı…. Ama bir yerde aynı değil. Çünkü “aynı” kalma tehlike yaratıyor. Çünkü herkesin bu salgın günlerini sağlıklı bir şekilde devam ettirmesini bekleyemeyiz. Hepimiz kendi irademiz doğrultusunda farklılıklarımızı ortaya koyabilmeliyiz ki bu süreci kendi adımıza en az kayıpla tamamlayalım.

Kitaplar, filmler, diziler, belgeseller dışında aslında en çok ihtiyaç duyduğumuz hatta hasret kaldığımız şey insan. Bu zamanlar içimizdeki insanla hayatımızdaki insana duyduğumuz ihtiyacı hissettirdi.

Benim en büyük özlemim öğrencilerime. Onlara zaman zaman yaptıkları gürültü karşısında kızdığım olmadı değil. Zaman geldi başımı ağrıttıkları ve onlardan şikayet ettiğim anlar da olmadı değil. Ama hiç değişmeyen bir hakikat var ki gençliklerinin getirdiği hareketlilik, dizlenemeyen heyecan, bize yaşattıkları güzellikler hayatımızın vazgeçilemez bir yerini kaplıyor.

Onların sevgisi, samimiyeti, sevinçleri ve hüzünlerindeki iniş çıkışlar bizi “biz” yapan en büyük farkındalığımızmış aslında. Ve şimdi yaşadığım duygunun adı ise özlemden ileride hasret. Öğrencilerimden ayrı geçirdiğim her zaman diliminde mekanım çoktan “gurbet” olmuş. Kendime dönüş günlüğümün altıncı haftasına ana tema olarak “hasret ve gurbet” kelimelerini kaydediyorum.

Teknolojinin bize sunduğu olanaklar nimete dönüşebiliyor. Evde hayat günlerime öğrencilerimle bir araya gelerek bir renk katabilirim. Hem eğitim okuldan, sınıftan, sıradan veya kırk dakikalık dersten ibaret değil ki. Ve hiç de olmadı. Derste geçen vaktin dışındaki zaman da öğretmenle öğrencinin birlikteliğini devam ettirir. Hatta eğitim dönemi biter, dersine girmesen de hayat boyu öğretmen-öğrenci ilişkisi kendi içerisindeki sevgi ve saygı ile tamamlanmaya devam eder.

Böyle olunca ben her bir öğrencimi okunmayı ve yazılmayı bekleyen kitaplar gibi görürüm. Şimdi değişen okuma ve yazma sürecinin bir süre sanal alemde yapılacak olması. Gerek bilgisayardan gerek rı doğrultusunda yazışmalarımızı da yapabiliyoruz. Tabiki videodan canlı veya kayıtta ders anlatımları yapılıyor. Ama benim birinci önceliğim öğrencilerimle yaşadığımız bu süreçte hayatı paylaşmak. Onların gözünden hayata bakabilmek ve elimden geldiğince onlara rehberlik etmek. Bir bakıma bu tamamlanma iki taraflı oluyor. Onlar çoğu zaman bizlere bir şeyler katıyor.

Kendime dönüş günlüğümün altıncı haftasında öznem: “İNSAN!..” İnsanın varlığının hayata kattığı mana ve derinlik. Evet, derinlik. Biz insana ait bu derinliğin avucumuzun içinden kayıp gitmesine göz göre göre izin vermiştik. Rahatımız yerindeydi. Teknoloji bizi her anlamda rahata ve hazır yaşama itiyordu. Hayata dair tüm ayrıntılar önemini kaybetmişti. Hayatın bize sunduğu “sıradanlık” kolayımıza gelmişti.

Şimdi evde, dört duvarın içerisinde nefes almak adına kendimize yepyeni pencereler açmak zorundayız. Hayata bakış açımız değişecek. Her şey normale döndüğünde artık normal olandan yani sıradan olandan kurtulacağız. İnsana sarılacağız. İnsana verdiğimiz değer anlam kazanacak. Çünkü gördük ki insan olmadan hayatın tadı tuzu yok. Bakın hayatımıza mesafeler girdi. El ele tutuştuğumuz anda ya da birbirimize sarıldığımızda yaşadığımız duyguları artık yaşayamıyoruz. Temasın getirdiği o sevgi, o sıcaklığın yerini mesafeler aldı. Bırakın teması yan yana olmaktan bile ötedeyiz. Bu mesafeler içimizdeki insanın değerini kıymetlendirdi.

Nasıl mı? Gündelik hayatta mesafeleri zaten koymuştuk. Zaten hayatın hızından başımızı kaldırıp da insana bakacak vaktimiz yoktu. Oysa şimdi konuşacak, istişare edecek insan arıyoruz. O zaman önce kendimizden başlayalım sohbet etmeye, istişare etmeye. Sevdiklerimize zaman ayıralım. Onları dinleyelim. Evet dinlemek de bize nefes aldırır. Hiç dinlemediklerimiz dinledikçe kendimizi de dillendirmiş oluyoruz. “Ben, ben, ben..” diye başlayalım cümlelerimizin yerini “Biz”li cümlelere bırakalım. “Biz”de buluşalım dirlik bulalım. “Biz”de buluşamazsak şifayı da bulamayız. Evet, günlüğümdeki en önem arz eden kelime aslında “şifa”.

Günlük yazmanın en büyük keyfi istediğin yerde, istediğin gibi planlamadan yazman. Yaşadığın ana kayıt düşmen. Bakalım Rabbim sağlık verirse, ömrümüz olursa bu günlükleri bir vakit geçtikten sonra okuduğumda bana neler düşündüreceği de önemli. Bu günleri duaya ayırıyorum. Sadece kendim için, sevdiklerim, milletim için de değil. Dualarım tüm insanlığın şifa bulması, bu sıkıntılı günleri atlatması. Tabi atlatırken de hidayete ermesi, aydınlanması, yaşadığımız bu günlerden bir ders çıkarması.