DÜŞME ARZUSU!

İdris KOÇ

Tüm dünyada olduğu gibi biz de fert ve toplum olarak savrulmalar yaşamaktayız. Savaştığımız pandeminin tetiklemesiyle bu savrulmalar daha görünür oldu. Yaşanan birçok olay ve sosyal medya paylaşımı, her kriz gibi bu kriz de eksikliklerimizi açığa çıkardı. Sosyal ve kurumsal ilişkilerimiz; kriz ortamlarının gerektirdiği hoşgörü, dayanışma ve paylaşmanın yanında, bu süreçte bir o kadar da kişisel çıkarlara ve çatışmaya odaklanmış durumda.  

Akılsızlığımız, ahlaksızlığımız, değersizliğimiz, güçsüzlüğümüz, doyumsuzluğumuz bu kriz ortamında daha da görünür oldu. “Takke düştü, kel göründü.” misali…

Korku, panik ve anlık çıkarını koruma arzusu yalnızca sosyal yaşamda değil, iş hayatında da insanların gözünü kör ediyor. Dolayısıyla bu ortamda; Devlet küresel bir salgını önlemek için tedbirler alırken, başka şeylerin önlemini almaya ve bu kriz ortamını kendisi için fırsata çevirmeye, ömrünü uzatmaya çalışanların da keli görünüyor. Yani bu bahsettiğimiz savrulma kurumsal ilişkiler için de geçerli.

Bu bir düşme arzusu… Bireysel ve toplumsal olarak özellikle kriz ortamlarında ortaya çıkan ve zayıflıklarımızın ortaya saçıldığı durumlarda gözün körleşmesi ve basiretin bağlanması durumu. Korkusu, nefreti, hırsı tavan yapanların panikle sağa sola saldırdığı, anlamsızca kararlar aldığı, baskıcı tavırların ayyuka çıktığı bir ortamda kendisini her türlü makam ve yasanın üstünde görme körlüğü…

Ya da gözünü daha yükseklere diken; bunun için de birilerinin sırtına çıkıp daha yukarıya tırmanmaya çalışanların düşme arzusu…

Gücü-yetkiyi elinde bulunduranların, kendisini Kaf dağının ardında ulaşılmaz görenlerin yüksekten düşme arzusu… Kendisini kanundan, genelgeden ve bunları yayımlayanlardan daha akıllı ve üstün görenlerin düşme arzusu…

Hükmetmek, baskılamak, bunun içinde engel gördüğü herkesi itibarsızlaştırarak saf dışı bırakmak isteyenlerin düşme arzusu…

Elinde bulundurduğu imza yetkisiyle insanların geleceği, emeği, itibarı ve onuru hakkında da söz söyleme yetkisini de kendisinde görenlerin düşme arzusu…

Yüksek koltuklarda oturma alışkanlığı ile insanlara tepeden bakmayı da alışkanlık haline getirenlerin düşme arzusu…

Kendi bilgi ve deneyimi ile karar veremeyip uydurdukları sahte kahramanlar adına iş yapmaya çalışanların düşme arzusu,

Kapalı kapılar ardında gizli kapaklı işler çevirenlerin, etik dışı ilişkileri olanların, herkesi kendisi gibi zannedip kapıları dinletenlerin, birilerinin peşine hafiye takanların, kapılardan girip çıkanların listesini tutturanların düşme arzusu…

Kontrol edebilmek için korkutmayı, panikletmeyi, tahrik edip yanlış yapmaya sevk etmeyi, başaramaz ise tezgah kurup birbirine düşürmeyi alışkanlık haline getirenlerin düşme arzusu…

Yukarıda Allah var!” diye diye aşağıdakiler hakkında “hüküm” vermeyi hak görenlerin düşme arzusu…

Atalarımızın “Gözüne görünecek var.” şeklinde ifade ettiği şey, işte tam da bu düşme arzusu değil midir?

Bu öyle bir korku ki, zamanla bir kısır döngüye dönüşüyor. Tıpkı müziğin volümünü yükselttikçe kulağın sağır olması, kulak sağır oldukça da müziğin daha fazla açılması gibi… Gözünü yukarıya diktikçe geride bıraktıklarından ve arkasında olanlardan korkmak… Harcadığı insanların arkasında oluşturduğu boşluktan korkmak… Gece rüyalarına giren ve kan ter içinde uyandığı kabusun gün içinde de yakasını bırakmaması ve daha çok korkmak… Sahte düşmanlar edinip, ustaca kurgular ile açtığı sanal cephede iki kişilik savaşı kaybetmekten korkmak… Senaryosunu kendi yazdığı ve Beyoğlu kahvehanelerinden topladığı figüranlara başrol oynattığı filmin tutmamasından korkmak… “Bulun bir şeyini…” talimatlarının aciz kalmasından,  yalancı şahitlerin fos çıkmasından korkmak…

Yıllarca oynatılan korku filmini izleyip evine arkasına baka baka giden izleyiciler üzerinden kazanmayı alışkanlık haline getirenlerin devri artık bitiyor. Her konuda kendisini haklı görenler, halkın da bir hakkı olduğunu öğrenecekler. Halkın emeğine ihtiyacı olanlar, bu emekçilerin de bir sözü olduğunu öğrenecekler. Korkma ve panikleme sırası onlarda…

Her oyununa Allah’ı alet edenler bilmeli ki, bu dünya bir etme-bulma dünyası. Bulunduğu konum ve emanet olarak taşıdığı yetkiyle “hak” yemeyi alışkanlık edenlerin yarın  “Allahım, ben ettim, sen etme!” yalvarmaları fayda vermeyecek. Düştükleri zaman da kırılmadık yerleri kalmayacak. Çünkü onlar yukarıdan düşerken, aşağıda branda açan kimse kalmamış olacak. Onun için derim ki, düşmeyi bu kadar arzulamak; olsa olsa ahmaklıktır.

Kutadgu Bilig’den bir alıntı ile bitirelim. Yusuf Has Hacib diyor ki: “İki türlü ad vardır: İyi ad, kötü ad. Kötüye sövülür, iyi övülür. Kendin için bunlardan hangisini istersin? Bunlardan dilediğini seç ve sonucuna katlan.

Düşmekten korkmayanlar, belki bu ikaza kulak verirler dileğiyle bitirirken “sövme”nin Eski Türkçe’de “kötü söz söylemek” anlamında kullanıldığını da hatırlatalım.