“Kendine Dönüş” Günlükleri-6

İsmail ZORBA

 Yaşlılarımızı kaybedeceğimiz düşüncesi onlara bakış açımızı da değiştirdi. Uzun senelerdir tamamen kaybettiğimiz hasletler hayat bulmaya başladı. Kendi dünyalarında yalnız bıraktığımız, aslında onlardan uzaklaşarak kendimizi yalnızlığa mahkum ettiğimiz yaşlılarımızın bizim “hâl lisanımızın”, “gönül gözümüzün”, “geçmişle bizi bağlayan en önemli kaynağın” merkezinde olduğunun farkına vardık.

Salgınla evimizde geçirdiğimiz zaman uzadıkça, yaşadığımız sürecin bize yansımaları daha belirgin bir hal almaya başladı. Artık içimizdeki sesle daha uyumlu bir zaman geçiriyoruz. Özellikle “hâl lisanımız” kendi sesini bize hissettirir oldu. İnsandan uzak kaldıkça insana hasretimiz arttı, insana bakış açımız değişmeye başladı. Artık hayatımızı kendi gözlerimizle gözden geçirmeye başladık. Belki de hayatımıza dair ilk defa kayıt tutmaya başladık.

Bu salgın süreci her bireye “neydim, ne oldum, ne olacağım” sorularını sordurttu. Bilinmezliğin içerisinde kendimizle baş başa kaldığımızda yaşadığımız an’ın bir kıymeti olduğunun farkına vardık. Elimizden kayıp gidenin aslında zaman değil bizim elimizle zamana teslim ettiğimiz hayallerimiz, düşüncelerimiz ve de kıymetlerimiz olduğunun farkına vardık.

Salgın öncesi şimdiki zamanı o kadar hor kullanıyorduk ki bunun farkına varmamız, kendimize gelmemiz için böyle bir süreci yaşamamız mı gerekiyordu? Kendine dönüş günlerimizde her bireyin yaşadıkları ve değerlendirmeleri kendine göre değişse de aslolan insandır. Bu süreçte “insan” kimliğimizin ortaya çıkması ya da çıkartılması gerekir. Bütün söylemler “insan”ı unuttukça abesle iştigal etmiş sayılır.

Geçip giden zamanın çetelesini artık tutmuyorum, haberleri, yorumları derinlemesine takip etmiyorum, kim ne demiş, ne söylemiş merak da etmiyorum. Yalnız yaşadığım an’ın ne kadar kıymetli olduğunu fark ettiğimden şimdiki zamanı geçmiş ve gelecek zamanla tamamlayarak geniş zamanda yaşamaya çalışıyorum. Artık hayallerim, düşüncelerim, değerlerim geniş zamanlı. Ve ayrıntılar!.. Ayrıntılar benim için çok değerli. Ünlü düşünür Alain diyor ki: “An’ı yaşarken yakın hedeflerimize uzak hedeflerimiz gibi bakmak yaşadığımız an’a derinlik katar ve yaşadığımız an’ın bir kıymeti olur.”

Evet, bizler insan olarak ne kadar kıymetliyiz; önce bunun farkına varmalıyız. Bunun farkına varabilmek de an’a kıymet vermek, an’ı kıymetli kılmaktan geçer. Bu süreçte takip ettiğim, yaşadığım tüm güzellikler an’a kıymet veren insanların hikayeleri ile dolu. En çok etkilendiğim sahnelerden biri evlerinde yaşamak durumunda kalan yaşlılarımıza sunduğumuz vefa hizmetleri.

Yaşlılarımızı kaybedeceğimiz düşüncesi onlara bakış açımızı da değiştirdi. Uzun senelerdir tamamen kaybettiğimiz hasletler hayat bulmaya başladı. Kendi dünyalarında yalnız bıraktığımız, aslında onlardan uzaklaşarak kendimizi yalnızlığa mahkum ettiğimiz yaşlılarımızın bizim “hâl lisanımızın”, “gönül gözümüzün”, “geçmişle bizi bağlayan en önemli kaynağın” merkezinde olduğunun farkına vardık.

Yaşlılarımız sayesinde sevginin, saygının, hoşgörünün, merhametin bir sesi, bir rengi, bir dokunuşu olduğunu hissettik. Yaşlılarımıza ulaştırdığımız her bir ihtiyaç malzemesi aslında bizim ruh iklimimize kattığımız güzellikler oldu. Yaşlılarımıza gösterdiğimiz hoşgörü, merhamet, sevgi ve saygı hem onları mutlu kılıyor, hem de bize fazlasıyla güzellikler katıyor. İnsan olmanın dayanılmaz hafifliğine ulaşıyoruz.

Ve çocuklarımız, gençlerimiz. Onlarla evde geçirdiğimiz zaman da içimizdeki çocuğa ses oldu. Her daim yenilenen, kanı deli deli akan gençlerimizle geleceğe ayna tuttuk. Salgın öncesi çabucak kayıp giden zaman karşısında çocuklarımıza, gençlerimize gerçek anlamda yeterince vakit ayıramazken onların varlığı bizi yepyeni keşiflere itti. Varlık olarak çocuklarımızın, gençlerimizin dünyasında yaşattıkları sesleri, renkleri fark ettik. Onların gözüyle dünyaya bakma şansı tanıdık kendimize. Velhasılı kelam “ben”liğin adasından çıkıp sevdiklerimizden başlayarak insanla hemhal olmaya başladık.

Şimdiye kadar yaşanmışlıklarımla farkına varamadığım tüm ayrıntılar, güzellikler günlüğümde kendini belli etmeye başladı. Güne dair tuttuğum bir cümlenin bile ne kadar kıymetli olduğunu görüyorum. Kitaplarda ancak bir kurgu olarak okuduğum hikayeleri ya da filmlerde yazılmış bir senaryo olarak izlediğim yaşantıyı artık birebir yaşayarak öğreniyorum. Kendi hikayemi yaşıyorum, kendi hikayeme tanıklık ediyorum. Öyleyse bugünlerin kaydını tutmak, yaşadığım bu an’ı anlamlı kılmak adına önemli bir adım.

İnşallah bu zor günleri de atlatacağız. Hayatımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz. Yalnız; insan’a dair bizi çabucak tuzağına düşürecek bir özelliğimizi kontrol ederek : “Nisyan!.” Yaşadıklarımız belleğimizde bir şeyler bırakmalı. Bir hatırası olmalı hafızamızda. Yaşadığımız sıkıntıların yarattığı kaosu, stresi birer musibet olarak görmeli kayıtta tutmalıyız. Ama daha çok kayıtta tutmamız gerekenler ise bu zor zamanlarda yaşanılan insanî güzellikler.

Yaşadığımız güzellikler hafızamızda her daim yaşatılmalı. Kayda geçirilmeli ki kaybedildiğinde ne kadar kıymetli olduklarının farkına varalım. Sevgili dostlar, insan kıymetlidir. Ve her ne kadar kıymete sahip olduğunun farkında olursa “ben”liğinin nisyan tuzaklarına düşmez.